Tags

,

Geldiğinde arka bahçemde kazı yapıyordum.

Pazar öğleden sonraydı, tepemde parlayan kış güneşi sırtımı ısıtıyor, toprak kokusunu yoğunlaştırıyordu. Kazdıkça solucanlara, kırkayaklara rastlıyordum, uzun bacaklı kara böcekler hızla kaçışıyor, minik sinekler çıkardığım toprağın üstünde uçuşuyordu. Küreğin kupkuru ham tahta sapı ellerimi acıtmıştı. Çapayı çoktan bir kenara atmış, küreğin sivri ucunu toprağa batırıp ayağımla itiyor, parçalanan kış toprağını yavaş yavaş kaldırıyordum. Bahar geliyordu. Hava soğuk olsa da ağaçlarda kıpırtı, sözlerde şarkı vardı; toprağın kurumuş yüzeyinin altı nemli ve yaşam doluydu.

Önce hamam böceklerini gördüm. Ayaklarının dibinde, hızla bir o yana bir bu yana giden, durunca korkutucu derecede güvenli ama hareket edince panikte görünen kocaman hamam böcekleri. Sonra ayaklarını gördüm, kuru kahverengi toprağın üstünde tabanları açık renk birer çizgi, ayakları ve bacakları neredeyse siyah. Arka bahçemde, kış güneşinin altında, üzerine ışık vurmuyormuş gibi görünen kapkara bir adam duruyordu, ayaklarının dibinde hamam böcekleri, kulağının birinin arkasında yanan bir sigara.

Adamın varlığı o kadar yumuşakça varmıştı ki bahçeme, o dişlerinin gülümseyince çakan beyazlarının arasına bir sarma sigara yerleştirirken irkilmedim bile. Kürekte kalan toprağı bir yana attım, ayaklarımın dibinde açılmakta olan mezarda kaynaşan kurtlara bir kere daha baktım ve adama dönüp, Sen de kimsin? diye sordum. Yarısı içilmiş sigarayı bir fiskeyle çukura yolladı, Ben O’olong, dedi. Tabi o anda isminin bu olduğunu anlamadım, Çince olduğunu, kara ejderha anlamına geldiğini de bilmiyordum. Duyu organlarım bana karşımda garip isimli, muhtemelen Afrikalı, ufak tefek bir adamın durduğunu söylüyor, gözümü hamam böceklerinden ayırmamam için yalvarıyorlardı; yine de tüm algım O’olong’un gözlerine, varlığının rengine, bana akmakta olan hissine kilitlenmişti. Söyleyecek bir şey bulamadığım, ya da söyleyecek bir şeyim olmadığı için, küreği bir kenara bıraktım, adama hafif arkamı dönerek rahatsız tahta sandalyelerden birine oturdum. Bu üç beş parça tahtayla alüminyumdan oluşan katlanır sandalyeleri vaktiyle belediyenin bir kafesinden ikişer üçer çalmış, sonra da arka bahçede çürümüye terk etmiştik; belediyenin bizden çaldıklarının acısını çıkarmaya çalışıyorduk sanırım. Kara adam hafif adımlarla başka bir sandalye bulup oraya yerleşti. Ayaklarından gözümü ayıramıyordum, sanki topraktan çıkmış, topraktan yapılmışlardı, dokundukları – ve dokunmadıkları – her yerin bilgisine vakıf, kaba görünüşlü çok hassas organlardı.

Kazarken, ve kazdığımla yüzleşirken harcadığım çabadan bitkin, karşımda kara bir adam bulmanın şaşırmasıyla öylece oturdum kaldım. Adam bana bir sigara uzattı, bir tane de kahverengi dudaklarının arasına yerleştirdi, yakarken, Ne bulmayı umuyorsun? diye sordu. Kot pantolonumun ceplerinde aranıp kendi ucuz, şeffaf çakmağımı bulmuştum, sorusuyla elim havada kaldı. Dönüp çukura, oradan arka bahçemin eski tuğla duvarına, oradan da ötelerde görünen, güneşin altında altın rengi parlayan kuru ot tarlalarına baktım… Ne arıyordum?

Uzun zaman önce ölmüş bir şeyi herhalde, dedim.

Aşağısı kurtçuk kaynıyor, onu çoktan yemiş olmalılar, dedim.

Bunlar yaprak kurtları, çürüyen yaprakları yerler, dedi O’olong.

Baktım. Günlerdir kazmama rağmen sadece diz boyu aşağı inmiş olmama, toprağın nemli tabakalarından, kuru kök parçalarından ve taşlardan başka bir şeye rastlamamış olmama anlam verememiştim. Şimdi hatırlamasam da, onu oraya gömen ancak ben olabilirdim. Ve eğer onu gömmem gerektiyse, arka bahçemden başka nereye gömebilirdim ki!

Ama yoktu.