Tags

, , , ,

patnem

Sahil köyünde, hindistan cevizi ağaçlarından süzülen yakıcı güneşle aydınlanan pazarda boş boş dolaşıyorum.

Nemli, sıcak hava yükselen bok kokusunu her yere bulaştırıyor, ayaklarımız yıkanınca çıkmayan tozlara bulanmış, sağımız solumuz yara bere, sivrisinek ısırığı içinde, kimimizin bacağında motosiklet yanığı, kimimizde bayır aşağı düşerek edinilmiş çizikler ve morluklar, ayak bileklerinde habire öten zilli halhallar, istisnasız iç gösteren hafif giysiler, saçlarımız tuzdan ve güneşten hışır hışır, kimimiz her adımda dans ediyor.

Güneş batarken kumsalda davullara vuruluyor, ateşle oynayanlar, ateşin etrafında oynayanlar… Kalçalarım ritme uyuyor, yapabileceğim başka bir şey yok, davulların ritmine, yaşamın ritmine, yaşama, kalp atışlarına uyuyorum, parmak uçlarımda dans ediyorum, güç yavaş yavaş yukarı çıkıyor, kuyruğumdan omurgama, omuzlarıma, başıma, saçlarıma. Güneş çoktan parlak kızıl bir küre olmuş batarken hemen karşısında incecik bir yeni ay yükseliyor, hepimiz maşuk, nabızlarımız bir atarken, Manuhar’ı görüyorum, çemberin ortasında, kollarını açmış, kıvrakça danseden tabi ki o: Kedi yavrusu Manu, cadı parçası Manu. İnanılmaz güzel, su gibi akıyor sert vuruşların içinden. Onu tam anlamıyla ilk kez, akşam yemeğinde, mum ışığında birbirimize doğru eğildiğimizde gördüm, gölgelerin arasında parlayan yeşil gözleri benimkilerle neredeyse aynı renk, yüzü çok zaman öncesinden tanıdık. Zaman duruyor, biz ateşin etrafında, kendi vuruşlarına mest davulcuların önünde hiç durmadan devam ediyoruz. Ayak parmaklarım kumlara gömülmüş, kollarımı kaldırınca ortamdan geçen elektrik başıma taşıyor ve tepemden gökteki tanıyamadığım yıldızlara akmaya başlıyor, boşluğun ortasında asılı bir kürenin çekiminde olduğumu ilk defa bu kadar açık hissediyorum.

Gün kayboluyor, kendimi unutmuşum, varlığımı titreten davullara kaptırmış, toplu vecdin içinde dansediyorum.