Tags

, , ,

virabhadrasana i

Bu yazı, Elif İşcan’ın şu yazısından esinlenilerek yazılmıştır.

Sevgili Elif,

Senin yazında yer yer hakim duygu utançken, sanırım benimkindeki öfke olacak.

Öfkeliyim, uzun zamandır hem de. Ne zamandan beri olduğunu hatırlamıyorum bile. Öfkeliyim, beni kabul etmeyen, bana kucak açmayan, benim gibi daha nice insanı sınırlarda yaşamakla sınayan bu topluma öfkeliyim. Hatırlayabildiğim ilk andan beri yargılayan, etiketleyen, kendi çarpık anlayışını o küçücük kafama çakmaya çalışan insanlara öfkeliyim. Her çocuk yalanı soğuk bir rüzgar gibi hisseder mi? Hissettiğini, benim gibi, yetişkinken bile tüm canlılığıyla hatırlar mı? Bilmiyorum. Ben öyleyim belki de.

Belki de minnettar olmalıyım kabul görmediğime. Ait olmanın ılık sularında yüzmek, gerçekleri görmezden gelmenin en rahat, en güzel yolu.

Çocukken günlüklerim vardı. (Bazı günler okuldan eve, bir an önce yazmalıyım, heyecanıyla geldiğimi hatırlıyorum. Şimdi o heyecan nereye kayboldu acaba?) İç dünyam renkliydi, çok sesliydi. Gizlice yazsam da, titizlikle saklasam da bir gün bulunmuş, yazdığım hiç de çocukça olmayan şeylerle kınanmıştım. Tüm defterleri yırtıp attım. Başka bir günlüğümü okuldaki dolabımda saklamaya başladım. Bir gün okulda adına “dolap kontrolü” denilen o tuhaf şeyden yaptılar. İlkokul 5. sınıftaydım. Öğretmenim beni, günlük defterimin başına (tüm çocukluğumla) “bu defteri okuyan ahlaksız, pis ve hırsızdır” yazdığım için adamakıllı azarladı. Şaşakalmış, neden azar işittiğimi anlayamamıştım. Bugün biliyorum ki öğretmen defterimi okumuş ve kendi vicdanının sesine daha ilk sayfada tercüman olduğum için son derece rahatsız olmuştu.

Elifçim, senin gibi, benim de kompozisyonlarım sınıfta okundu. İyi yazıyordum. Bulabildiği her anı kitaplara gömülmüş olarak geçiren birinin kötü yazması söz konusu olamazdı zaten. Senin gibi ben de bir zaman övgülere mazhar oldum, ve aynı şekilde bana “yakıştırılamayan” şeyler yaptım. Mesele bir sınav, bir yarışma değil, benim sınıf arkadaşlarımla iletişim biçimimdi üstelik. Ben de hayal kırıklığına uğradım, çok üzüldüm. Ama zaman geçince farkettim ki beni sosyal ilişkilerimin özgürlüğüyle yargılayan, ve bunun yazdıklarımın edebi değerini (!) düşürdüğünü ima eden bu öğretmen, haklı olamazdı. Onun edebiyat dersinde iyiyim diye, kompozisyonlarımı sınıfa okudu diye, kişisel hayat görüşüne ters düşen davranışlarımı herkesin önünde yermeye hakkı yoktu. Tek doğru onunki değildi.

Ve öfke başladı, oralarda bir yerde.

Yıllar geçiyordu, bir okulu bitirip diğerine başlıyordum, hep arayıştaydım. Bir sürü koşullanma arasında sıkışmamış, karşısındakini olduğu gibi görebilen birileriyle karşılaşmak için üniversiteyi beklemem gerekecekti, o zamanlar bunu bilmiyordum. Ben de senin gibi, çok iyi bir öğrenciydim ama asla başarılı olmadım. Farklı nedenlerle: Belki beni olduğum gibi kabul etmeyen bir dünyaya, giriş bileti olarak akademik başarıyı sunmak samimi gelmedi. Belki ders çalışmak için yeterli motivasyonu hiçbir zaman bulamadım. Belki de sadece tembelimdir, kimbilir?

Yazmaya devam ettim. Lisede, ergenlik sıkıntısından kendi kendime yazdığım şiirlerle bir yarışmada dereceye girince heyecanlandım. Çok heyecanlandım. Benim yalıtılmış, büyük şehir çocuğu dünyamda, şairler bilge kişilerdi. Onlarla karşılaşacaktım!

Yeni hayal kırıklıkları.

Şiir yazabilenler, müzik kulağıyla, ritim duygusuyla, romantizmle ya da ince bir alaycılıkla kutsanmış olsalar da, bilge falan değillerdi. Çoğu, diğer herkes gibi, kendi küçük dünyasında hırslarla, yargılarla yaşıyor, öyle hayat, insan hakkında değil, hep kendisi hakkında konuşmak istiyordu. Okuya okuya kafamda yüceleştirdiğim, adeta insanlıktan çıkardığım şairler, yazarlar bir anda yere çakıldı.

Aradığım bilgelik bedenin bilgeliğiymiş, ama bunu keşfetmem için de aradan bir on yıl daha geçmesi gerekecekmiş. Bırak öyle hayal kırıklığını, beklentimin çok ötesine geçen insanlarla karşılaşmam yoga sayesinde olacakmış. Zaten ben yazar değil, dansçı olmak istemiştim hep!

Yoga yaptıkça daha çok, daha özgür, daha içimden yazdım. Yine kendi defterlerime tabii. Hiçbir dergiye yazmadım, sosyal medyaya hiç bulaşmadım. Evim farklı şeyler için tuttuğum boy boy günlüklerle dolu, onları gizlice okuyacak kimse yok. Okunmak için yazmıyorum ki ben! Bu sebepten, en sonunda bir blog adresi aldığımda, kendi adımla almadım. Adını orada burada ilan etmedim. Arada bir, dostuma, arkadaşıma, yaklaşmak istediğim birine, blogum var dedim, adresi elden verdim. İçimden yazıyorum, günlüğümde ne varsa burada o var, herkes okumasın istedim. Zaten benim tuhaf, her telden çalan parça parça yazılarımı kim okurdu, bilmiyorum!

Bir zaman önce, şöyle yazmışım: “Bloga bir yazı koymak istiyorum, ama blog yazılarımın gitgide içselleşmesi beni korkutuyor. Korkuyorum çünkü dökülüp saçılmak bu yumuşakçanın kabuğuna ters.” Şimdi, o içimdeki öfkeyle, kendime meydan okuyorum. Değişmek üzere!

Vesile oldun, çok yaşa Elif!

Sevgiler,

Zeynep