Tags

, ,

ankara

Hava alanında önümde parasını çıkarmayan bir fincan kahveyle oturuyorum. Ayaklarımı, kimseye aldırmadan, önümdeki sandalyenin tepesine dikiverdim ve tüm gün hissettiğim, sohbetlere katılmayıp yalnızca mimik ve işaret kullanarak etrafımdaki herkese hissettirdiğim vahşiliğimin içine iyice gömüldüm. Bozguna uğramış, karaya vurmuştum; açacak gibi yapıp kapatan lodoslu gökler kadar sıkkındım. Uykusuzluk ve basınç değişiklikleri ortaklık kurmuş, sinüs sıvılarımı vakumlayıp kutulamışlardı; başımın iniltisi, kendime karşı façayı bozmamama, bu da her günkü maceralarımdan biriymiş gibi davranmama engel oluyordu. Durum sandığım gibi çıkmamış, işler planladığım gibi gitmemişti ve – uykusuz gecemle birlikte – geçen on altı saatin, harcanan yüzlerce liranın tek getirisi, vişnelikte dut – üstelik vişnelikte dut! yemiş olmamdı. Ankara’nın karasal soğuğundan, sonra da karasal sıcağından serseme dönmüştüm. Yenildiğimi kendime itiraf etmem her zaman zor olmuştur, çarpı üç aslan egosu, sıfır derecesinde durduğum başağın eleştirelliği ve mükemmeliyetçiliğiyle birleşince, ben, haksız çıkmayı, çıkmaz sokağa girmiş olmayı, rüzgarın birdenbire dönmüş olmasını bir türlü kabullenemem. Uyanık aklım her türlü mazereti para sayan bankerin parmaklarının hızıyla çevirirken, içimde kıpırdayan bilge keh keh güler ve beynimi kenarlarından tırtıklamaya devam eder. Şimdi de böyle bir an. Kahveden henüz bir yudum bile alamadan, zihnim beni bunun sadece bir, 1, bir yolculuk olduğuna ikna etmeye çalışadursun; artık bedene daha aşina olduğumdan mıdır bilmem, eskiye göre daha bir samimiyetle karşılıyorum yenilgimi.